Zor Günlerin Ciddiyetini Kavramalıyız

İslam medeniyeti için son asırlar çok çetin geçiyor. Bunu idrak etmek lazım.

Dünyevi hayat, Müslüman birey için her geçen gün daha zorlaşıyor. Bu söylemimi geçen bir arkadaş ortamında dile getirdim, şakayla karışık bir münakaşa da yaşadık. Çünkü zorluk karşısında mükafatın daha dolgun oluşu bir bakıma geçen yüzyıllar içerisindeki dönemlerin kolaylığını nötr hale getiriyor denildi. Hatta “her dönemin kendine has zorlukları var” denerek olağan zorluklar yaşıyoruza geldi laf.

İslam’da doğruyu neler belirler? Nas adı altında Kur’an, sünnet… diye belli bir sıra ile ilerleyen çizelge belirler. Yani bu konuda “bence”, “mantıken şöyle”, “1 milyar insan böyle davranıyor” gibi argümanların İslam nezdinde hiçbir önemi yok. Nas çizelgesinden bir delili ortaya koyan benceleri, mantıkları ve sayı çoğunluğunu bertaraf eder.

O halde kendi delillerimi sıralıyorum. İki ayet ve birkaç hadis:

“Kıyamet yaklaştıkça yaklaşmıştır. Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz. Habersiz oyalanıyorsunuz.” (1)

“İnsan mutlaka ziyandadır.” (2)

“Ah keşke bana doğru, havuza gelen kardeşlerimi bir görsem de, içlerinde şerbetler olan kaselerle onları karşılasam. Cennete girmeden önce, onlara (Kevser) havuzumdan içirsem.”

Bu sözleri üzerine ona denildi ki: “Ey Allah’ın Resulü biz senin kardeşlerin değil miyiz?”
O şöyle cevap verdi:

“Sizler benim ashabımsınız (arkadaşlarımsınız). Benim kardeşlerim de beni görmedikleri hâlde bana inananlardır. Mutlaka ben Rabbimden sizinle ve beni görmeden iman edenlerle gözlerimi aydınlatmasını istedim.” (3)

“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, dininin gereklerini yerine getirme konusunda sabırlı/dirençli davranıp Müslümanca yaşayan kimse, avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.” (4)

“Yakında büyük fitneler olacak, o fitnelerde (yerinde) oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler yürüyenlerden, yürüyenler koşanlardan, daha hayırlı olacaklar. Kim o fitne içinde bulunmuş olursa, ondan uzak dursun. O zaman bir iltica yeri, sığınacak mekan bulursa ona sığınsın.” (5)

“Ma’rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir heva, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahede edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zîra (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” (6)

“Kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler var. Kişi o fitnelerde mü’min olarak sabaha erer, akşama kafir olur; mü’min olarak akşama erer, sabaha kafir çıkar. O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hz. Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil)” (7)

Okuduğunuz üzere Müslümanlar için kaçınılmaz sona doğru ilerlerken her geçen gün daha da zor bir hal almakta. Ahir zaman belki şu an yaşanıyor belki daha var ancak İslam’ın son çehresine büründüğü Asr-ı Sadet dönemi içerisinde olmadığımız su götürmez bir gerçek. Ayetlerle zaten sabit olan bu durum hadislerle de tasdik ediliyor.

“Mükafatı fazla” iddiasına da cevap vermek lazım. Burada bir paradox mevcut. Mükafatı fazla olan bir şeyin zor olması lazım gelmez mi? Müslümanın hayatında İslam’ın son asırlarındaki gösterdiği fedakarlık, akaidi ve ameli yaptığı her doğru işin mükafatı daha fazla olduğunu kabul etmek zorluğu da kabul etmek demektir. Bugün öyle bir devirdeyiz ki içerisinde hayatımızı idame ettirdiğimiz dört duvar arasında yaptığımız hayır ile dahi ahireti kazanabilecek duruma geldik. Yani bırakın dışarıyı kendi ailemizi kurtarsak kazanımdır gözüyle bakıyoruz.

Burada İbn-İ Haldun’un, basit izah ile, şehirdeki insanlar ile göçebeler arasındaki farklarının izahını da iyi bilmek lazım. Günümüzde kırsal hayat tarzı kalmadı gibi bir şey. Her yer şehirleşti, benim köyüm dahi artık sokak, köy değil. Şehir insanının profili, psikolojisi, gereksinimleri ve günümüz şartları adeta hayatı devasa bir hapishaneye çeviriyor. Din dışında meşgul olunabilecek yahud meşgul edebilecek o kadar fazla etken ve etmen ile çevriliyiz ki bu parmaklıklar bırakın farzları nafileleri dahi yapmaya imkan tanımıyor üstüne haramlara bulaşıyoruz. Teknolojinin kötü kullanımı ile bu durum sorumluluk yaşına girmeden çocuklarımızı da çevreler oldu.

Hal böyle iken “her dönemin kendi zorlukları var” yahud “e bu zorluğa da büyük mükafat veriliyor” gibi içerisinde bulunduğumuz dönemin olağanlaştırılması büyük bir talihsizlik ve durumun ciddiyetini kavranamadığına delalettir.

İçerisinde bulunduğumuz dönemin bir de tarihi tahlilini yapmak gerekir. İslam’ın son çehresini aldığı ve vahiy akışının bittiği dönemden başlayıp hızlıca 2017’ye gelelim. Tarihin hiçbir döneminde bu kadar aciz olunmamıştı. “Moğollar zamanında neler başımıza geldi” de dendi yukarıdaki arkadaş ortamında. Oysa bu güzel kardeşim, kendisyle ölüme gidecek kadar dava arkadaşı gördüğüm bu güzel kardeşim İslam Coğrafyası’nın yaşadığı Moğol İstilası’nın 20 yıl bile etmeyeceğini o an aklına getiremedi.

Dinin gelişi ve yayılışındaki zorlukları şu an çekiyoruz. Aklıma yine bir hadis geliyor. “İslam garip başladı, başladığı gibi (bir hale) dönecektir”. Müslümanlar’ın şu an sahibi yok, koruyucu memuru yok, kendimizi savunmakta aciziz. (Bkz hicret dönemi, Şi’b-i Ebu Talib dönemi), insan yerine konulmuyoruz, bu hissi yabancı memleketlerde değil bizzat yaşadığımız ülkede hissedebiliyoruz (Bkz. Mekke dönemi), devletleri ve etik ilkeleri savunmaları kale alınmıyor (Bkz. İmparatorluklar’ın İslam’a daveti) devletleri müstemlekeden farksız (Bkz. Roma-Sasani dönemi)… Daha nice örnek verebiliriz.

Başlangıç ve şu an arasındaki yaklaşık 1400 yıllık dönem ise işte bir somonun tersine akan bir nehri ve o nehirdeki bir sürü şelaleyi aşıp düze çıkmasına benziyor. Daima bir yükseliş, daima zorlukları aşma ve refah dönemi mevcut. İşte bu devirdaim yeniden başladı ve son kez başladı. İslam yeniden galip gelecek ve bunun için en dibe batıp çıkması lazım, biz buna Sünnetullah diyoruz ve Sünnetullah’da abeslik yoktur. Dünya üzerinde zıtlar arasında bir devirdaim vardır. Sürekli kötünün üstünlüğü ya da sürekli iyinin üstünlüğü olmaz. Üstünlük bir döngü içerisindedir. İşte bu delil dahi şu an içerisinde bulunduğumuz dönemin ne kadar dipte olduğunu işaret etmektedir. Bugün İslam beldeleri darulharp olan coğrafya parçalarından dahi daha kötü durumda. Mısır, Libya, Yemen, Irak, Suriye, Afrika, Kuzey Hindistan, Afganistan, bazı Güney Asya bölgeleri ve Asya’daki Türk devletlerinin halleri ortadadır. 20 milyonu dahi bulmayan Yahudi devleti İsrail’in Kudüs’ü ibadete kapatmayı yaklaşık 2 milyar Müslümana (dünya nüfusunun %24’ü) karşı cesaret edebilmesi İslam’ın hangi devrinde olmuş?

İşte böyle bir dönemde Türkiye gibi her sorunu “Vay arkadaş bunları da atlattık ya” veya “Sanırım bir uzaylı istilası görmedik” dedirtecek vakaları ilginç şekilde aşıyor ve bundan sonra “daha ne olabilir” şeklinde halimizle alay edebilecek refaha ulaşıyoruz. Bu durumların içerisinde yaşayıp, gerçekten medeniyet içerisinde istisna halde tek başına duran Türkiye vatandaşı olup “her dönemin zorluğu var” demek, olağan görmek, yineliyorum işin ciddiyetinin kavranamadığının delilidir. Bu ciddiyetsizlik ile de bu şelaleler, bu tersine akan sular aşılmaz.

Allah Teala bizlere hayrımıza olacak muvaffakiyet, huzur ve sağlık nasip eylesin. Zorluklar karşısında kazanabileceğimiz mükafatların en büyü olan Kendisi’nin rızasını kazanmayı bizlere nasip etsin.

Kaynaklar:

1- Necm Suresi 57-61
2- Asr Suresi 2. ayet.
3- Ramûzu’l-Ehadis s. 361, 4460 hadis (Ebu Nuaym, İbn-i Ömer’den) Ayrıca bk. Hak Dini IV, 2731 (Yuns suresi 62. ayeti ile ilgili olarak Evliyaullah’a havf, hüzün olmayacağı açıklanırken benzer bir hadis-i şerifin mealinden söz edilir): Hayatu’s-Sahabe. II, 567-568 (iki uzun hadisle buradaki hakikata temas ediliyor.
4- Tirmizî, Fiten,73; Ebu Davud, Melahim,17.
5- Sahihu’l-Buhari VIII, 92; Tefriru’l-Kurani’l-Azim II, 43; Sunenu İbn-i Mace, II, 3961.
6- Ebu Davud, Melahim 17, (4341); Tirmizî, Tefsir, Mâide, (3060); İbnu Mace, Fiten 21, (4014).
7- Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262); Tirmizî, Fiten 33, (2205).

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir